7 Eylül 2017 Perşembe

Marie Luise Kaschnitz - Kutup Ayıları

Sonunda, diye düşündü, kapı kilidinde dönen anahtarın sesini duyduğunda. Uyumuştu, bu sesle uyandı, kocasının holün ışığını açmayışına şaşırıyordu. Hole bakan kapı aralık olduğu için bunu görmesi gerekirdi. Walther, dedi ve birkaç dakika süren bir irkilme yaşadı; kapıyı açan kocası değil, bir yabancı, şimdiki planı sessizce içeri girip dolapları ve çekmeceleri kurcalamak olan bir hırsızdı.
Uyuyor gibi görünmesinin daha iyi olup olmayacağını düşündü, ancak hırsız hala evdeyken kocası gelebilir, hırsız da karanlıkta onu vurabilirdi. Bu yüzden, çok korkmasına rağmen ışığı açıp evdekinin kim olduğuna bakmaya karar verdi. Ancak elini tam da gece lambasının zincirini çekmek için uzattığı sırada kapıda duran kocasının sesini duydu.
Ses, ışığı açma, dedi.
Elini çekti ve yatakta hafifçe doğruldu. Kocası başka bir şey söylemedi, hareket de etmedi; kadın, acaba yatağa giremeyecek kadar yorgun olduğundan kapının yanındaki sandalyeye mi oturdu, diye düşündü.
Nasıldı, diye sordu.
Kocası, ne, diye karşılık verdi.
Bugün olan her şey, dedi; duruşma, yemek, yolculuk.
Şimdi bunu konuşmayacağız, dedi kocası.
Kadın, ne konuşacağız, diye sordu.
Geçmişi, dedi kocası.
Ne demek istediğini anlamıyorum, dedi kadın. Bakışlarıyla karanlığı delmeye çalıştı, ancak nafile. Panjuru sıkı sıkı kapattığı yetmezmiş gibi kalın, mavi perdeleri örtme alışkanlığından ötürü kendine kızdı. Kocasının hala orada şapka ve pardösüyle dikilip dikilmediğini görmeyi çok isterdi. Görebilseydi kocasının tekrar dışarı çıkma niyetinde olup olmadığını ya da içtiğinden mi mantıklı düşünemediğini anlayabilirdi. Hayvanat bahçesini kastediyorum, dedi adam. Kadın, adamın sesinin hala kapının yanından geldiğini duyuyordu; eski yapılı bir binada oturduklarından ve yüksek tavanlı büyük bir yatak odaları olduğundan ses uzaktan geliyordu. Hayvanat bahçesi, dedi şaşkınlıkla. Ancak sonra gülümseyip tekrar yastığa yattı. Hayvanat bahçesinde tanıştık.
Nerede olduğunu hatırlıyor musun,  diye sordu adam. Sanırım hatırlıyorum, dedi kadın. Ama neden soyunup yatağa girmediğini anlamıyorum. Açsan sana yiyecek bir şeyler getirebilirim. Yatağa getirebilirim ya da mutfakta otururuz, orada yersin. Ayağa kalkmak için battaniyeyi kaldırdı; ancak kocası, etrafın onun için de kadına göründüğü kadar karanlık görünmesi gerekirken ne yapmak istediğini anladı. Kalkma, dedi ve ışığı açma. Bir şey yemek istemiyorum ve karanlıkta konuşabiliriz. Kocasının sesinin yabancılığına ve oldukça yorgun olması gerekirken aklında sadece eski günlerden konuşma isteği oluşuna şaşırdı. 5 yıldır evliydiler; ancak şimdinin her bir günü, kadına, geride kalan her bir günden daha güzel ve kıymetli geliyordu. Ancak kocası için sorusuna cevap vermesinin önemli olduğunu görebildiğinden tekrar arkasına yaslandı ve ellerini başının arkasına koydu. Kutup ayılarının orada, dedi. Beslenmeleri henüz sona ermişti. Kayalıklardan suya girmişlerdi, balıkların peşinden suya dalıyorlardı. Tekrar kayalıkların üzerine çıktıklarında kirli, beyaz ve-
Ve ne, diye sordu kocası gergin bir şekilde.
Kutup ayılarının ne yaptıklarını bilirsin, dedi. Kafalarını bir taraftan diğerine hareket ettirirler. Senin gibi, dedi kocası. Benim gibi mi, diye sordu kadın şaşkınlıkla ve karanlıkta az önce tarif ettiği hareketi yapmaya başladı. Birini bekliyordun, dedi kocası. Seni, dallarında sakin sakin otururken kendilerini aniden boşluğa bırakıp bir tur uçtukları sırada kanatlarının uçlarıyla tellere dokunan büyük kuşların yanından izledim. Kutup ayılarının orada tel yok, dedi kadın. Birini bekliyordun, dedi kocası. Başını bir o yana, bir bu yana çeviriyordun. Ama beklediğin kişi gelmedi. Kadın, o anda battaniyesinin altında sessizce yatıyordu. Dikkatli olması gerektiğini hissediyordu, dikkatliydi.
Kimseyi beklemiyordum, dedi kadın. Seni bir süre izledikten sonra, dedi kocası, yürümeye devam ettim ve yanında durdum. Kutup ayılarıyla ilgili birkaç espri yaptım ve bu sayede konuşmaya başladık. Bir banka oturduk ve pembemsi boyunlarını yılan gibi hareket ettiren flamingoları izledik. Hava artık o kadar sıcak değildi, hatta havada bir yaz sonu kokusu vardı.
O zamanlar yaşamaya başlamıştım, dedi kadın. Öyle olduğunu sanmıyorum, dedi kocası. Soyunsana, dedi kadın ya da ışığı aç. En azından bir sandalyede oturuyor musun? Oturuyorum ve ayaktayım, dedi adam, yatıyorum ve uçuyorum. Gerçeği bilmek istiyorum.
Kadın, sıcak yatağında soğuktan titremeye başladı. Neşeli ve sevecen bir insan olan kocasının mantığını kaybetmiş olmasından korkuyordu. Ama aynı zamanda, o gün öğleden sonra hayvanat bahçesinde gerçekten bir başkasını beklediğini hatırlıyor ve kocasının, bugün onu gördüğünü ve ondan her şeyi öğrendiğini düşünüyordu.
Kadın, biraz zaman kazanmak için, ne tür bir gerçek, diye sordu. Seni, dedi kocası, o gün eve bırakmıştım. Sonrasında birkaç kez yürüyüşe, birkaç kez de akşam çıkmıştık. Sana her seferinde, o gün öğleden sonra hayvanat bahçesinde başka bir adamı mı beklediğini, hala onu mu beklediğini ve onu unutamamış mı olduğunu sordum. Ama sen, her defasında kafanı sallayıp, hayır, dedin. Gerçek buydu, dedi kadın. Dışarıda gün ağarmış ya da kadının gözleri nihayet karanlığa alışmış olabilirdi. Her iki ihtimalde de odanın hatları hafif de olsa belli olmaya başlamıştı. Ancak kocasını göremiyor ve bu durum kadını oldukça huzursuz ediyordu. Gerçek bu değildi, dedi adam. Hayır, diye düşündü kadın, o haklı. Onunla dolaşmaya çıktım ve akşamları dans etmeye gittim ve her seferinde, gizlice; sevdiğim, beni terk eden adamı görmek ümidiyle etrafıma bakındım. Walther’dan hoşlandım; ancak onunla, onu sevdiğimden değil, yalnız kalmak istemediğimden evlendim. Kadın aniden çok yorgun hissetti ve aklına bu zamana kadar inkar ettiği her şeyi kabul etmek geldi. Kabul ederse, belki kocası karanlıkta durmaktan vazgeçip yanına, yatağa otururdu. Ona, eskiden ve şu an nasıl olduğunu anlatır, artık onu sevdiğini ve diğer adamın kendisi için hiçbir anlam ifade etmediğini söylerdi. Kollarını kocasının boynuna dolayıp ona; birine duyulan sevginin, gün geçtikçe yok olup sonunda insanı ürperten bir kadavraya dönüşürken; diğerine duyulan sevginin her geçen gün büyümesinin mümkün olduğundan bahsettiğinde, kocasının buna ikna olacağından hiç kuşkusu yoktu. Walther kadına hayatım, sevgilim demiyor; ismiyle sesleniyordu. Ancak kadın karanlıkta kollarını ona doğru uzatıyordu.
Ama kocası yatağa oturmak için kadının yanına gelmiyordu. Kadına, yüz hatlarının görünebileceği yakınlıkta bile durmuyor, olduğu yerde dikiliyordu. O zamanlar, dedi adam, ben Münih’e yeni gelmiş sayılırdım. Şehri iyice tanımam senin fikrindi. Henüz bir arabamız olmadığı için her pazar farklı bir ulaşım aracı kullanıyor, farklı bir yöne gidiyor, son durakta iniyor ve yürüyüş yapıyorduk. O yürüyüşlerde hep birini aradığını hissettim. Kafanı sürekli özgürlüğü ya da bizim bilmediğimiz bir şeyi arayan kutup ayıları gibi sağa sola çevirirdin ve ben de sana sürekli kutup ayım derdim.
Evet, dedi kadın boğuk bir sesle. Kocasının kendisine evliliklerinin ilk aylarında bu ismi taktığını hatırlıyordu. Bunu hayvanat bahçesinde tanışmalarına istinaden ya da gür, beyaza çalan, bazen yele gibi omuzlarına uzanan sarı saçları olduğu için söylediğini düşünmüştü. Ancak şu an anlaşıldığı üzere; bu bir sevgi sözcüğü değil, şüphe belirtisiydi. Sonra kadın, arabamız olduğunda pazar günü şehir dışına gittik. Ormanın içinde yürüyüp güneşin altında çimlere yattık ve uyuduk, başın göğsümdeydi. Uyandığımızda kuvvetli rüzgardan ve güneşten sersemlemiştik. Doğru yönü bulmakta zorlandık ve bir keresinde arabayı bulmamız saatlerimizi aldı. Bunu hatırlıyor musun, diye sordu.
Ancak kocası bu anıyla ilgilenmedi. Onunla bir kez karşılaştık, dedi. Ah, lütfen kes şunu, dedi kadın aniden öfkeyle. Git bir şeyler ye ya da bırak, ışığı açıp kalkayım ve sana yiyecek bir şeyler getireyim. Dolapta yarım bir tavuk ve bira var. Ancak bunu söylerken kocasının teklifiyle ilgilenmeyeceğini biliyordu. Adamı düşüncelerinden nasıl uzaklaştırabileceğini düşünüyor, aklına bir şey gelmiyordu. Yarın senin için yorucu bir gün olacak, dedi aniden, akşama kadar hesapları halletmen gerekiyor, uykunu alamazsan her şey daha da zor ve yorucu gelecek.
Onunla bir kez karşılaştık, dedi kocası tekrar. Kadın tırnaklarını battaniyeye geçirdi; ne söyleyebileceğini bilmiyordu. Keşke aydınlık olsaydı, diye düşündü. Kocası, Noel’de kadın için kreton örtülü ve cam levhalı bir makyaj masası yaptırmış; kadın da kocası için, yazın toplayıp sıkıştırdıkları çimler ve yosunlarla süslediği bir abajur yapmıştı.  Kadın, şu an karanlıkta görülemeyen bu şeylerin, eğer görülebilselerdi; kocasını, kadının onu sevdiğine ve aslında kocasının bu şüphelerini çok uzun zaman önce geride bırakmış olduğuna ikna edebileceklerinden emindi.
Biz, dedi kocası üçüncü kez, onunla karşılaştık ve bunu, bu akşamki tekdüze ve garip ses tonuyla söyledi. Ludwig Caddesinden Siegestor’a gidiyorduk, güzel bir akşamdı ve dışarıda birçok insan vardı. Özellikle baktığın kimse olmadı, kimse de durup seni selamlamadı. Ancak ben, koluna girmiştim ve aniden tüm vücudunun titrediğini fark ettim. Kalbin atmayı bıraktı ve yanaklarındaki tüm kan çekildi. Bunu hatırlıyor musun?
Evet, evet, demek istedi kadın, çok iyi hatırlıyorum. Eski sevgilimi ilk ve son görüşümdü. Kalbim gerçekten atmayı bıraktı, ama sonra tekrar başladı. Bambaşka bir kalp gibi… Eski sevgilimin güzel, soğuk yüzü kalabalıkta kaybolurken bir hiçe dönüştü ve sonrasında onunla ilgili hiçbir şeyi hatırlayamadım.
Kadın, bunları kocasına söylemek ve o gün yolda kendisine yaklaşıp onu öpmeye çalıştığını hatırlatmak istedi. Ancak kocasının kendisine inanacağından şüphe duydu. Kocasının sözlerinin ardında, yatıştıramaya gücünün yetmeyeceği bir huzursuzluk ve korku olduğunu ve onu, en azından bu gece ikna edemeyeceğini hissediyordu. Yaptığımız o yürüyüşü hatırlıyorum, dedi, sesinin tonunun değişmemesi için çabalayarak. Tanıdık hiç kimseyi görmedim. Titreme nöbeti geçiriyordum, üşütmüştüm; akşam da ateşim çıktı. Bu doğru mu, diye sordu adam. Kadın, evet, diye cevapladı.
Gerçekte, kocasının kendisinden duymak istediklerinden çok daha güzel olan şeyleri söyleyemediği için üzgündü. Uykusu gelmişti, uyumak istiyordu, ancak hepsinden çok kocasına ne olduğunu, ışığı neden açmadığını ve yatağa neden girmediğini öğrenmek istiyordu.
O halde diğeri de doğru, dedi adam, sesinde umut vardı. Ne, diye sordu kadın.
Hayvanat bahçesiyle ilgili olan, dedi adam, kimseyi beklemiyordun, değil mi? Seni bekledim, dedi kadın. Seni tanımıyordum; ancak insan, henüz bir kez bile görmediği birini bekleyebilir.
Öyleyse, dedi adam, benimle başka bir adam tarafından yarı yolda bırakıldığın için evlenmedin. Beni sevdin.
Kadın bir kez daha burada yatıp kocasına yalan söylemesinin ne kadar utanç verici olduğunu düşündü ve doğruyu söylemek için tekrar doğruldu. Ancak kapıdan çaresiz bir iç çekişi andıran tuhaf bir ses geldi. Hasta, diye düşündü korkmuş şekilde, tekrar yastığa yaslandı ve yüksek sesle, anlaşılır biçimde, evet, dedi. O zaman iyi, dedi adam. Artık fısıldıyordu. Yatak odasının kapısını kapatıp evden tekrar çıkmaya niyetlenmiş olabilirdi. Kadın yataktan fırladı, gece lambasının zincirine asıldı. Holde, kadın bu hareketiyle bir zili harekete geçirmişçesine yüksek sesli ve şiddetli bir yankı duyulmaya başladı. Oda aydınlık ve boştu, kadın holde koşarken kocası orada da değildi.
Genç çiftin yaşadığı ev eskiydi; ancak kısa süredir binadaki tüm dairelerde, dairenin kapısını açmaya yarayan bir düğme bulunuyordu. Walther, dedi kadın, üzgün bir sesle. Düğmeye bastı, dairenin kapısı açıldı, merdiven boşluğunu dinledi. Beşinci katta oturuyorlardı, beş kat boyunca az sonra polis memurlarına ait olduklarını anlayacağı ağır adımları dinledi. Adamlar merdivenlerin başında, kadının karşısında dururken; kocanız, dediler, otoban çıkışında bir arabayla çarpışmış ve ağır yaralanmış. Bunu söyleyip bir süre kadının şaşkın suratına baktıktan sonra; talihsiz adamın şu an hastaneye götürülmekte olduğunu, ancak adamı ambulansa taşıyan ilkyardım ekibinin, adamın hastaneye yetiştirilemeyeceği görüşünde olduğunu söylediler. Olamaz, dedi kadın oldukça sakin bir şekilde, bir karışıklık olmuş olmalı. Kocamla az önce konuştum, o evde, yanımda. Burada mı, diye sordu adamlar şaşkın bir ifadeyle. Mutfağa ve oturma odasına baktılar, her odanın ışığını açtılar. Kimseyi bulamadıklarından kadına giyinmesini ve kendilerine hastaneye kadar eşlik etmesini söylediler. Kadın giyindi; uzun, beyaza çalan sarı saçlarını taradı ve polislerle merdivenlerden aşağı indi. Giderken güler yüzlü davranmaya çalışan ve kalın, yün mantoları yağmur kokan iki adamın arasına oturdu. Sürücünün siren çalmasından ve tüm kırmızı ışıklarda geçmesinden keyif aldı. Daha hızlı, dedi, daha hızlı. Polisler, kadının kocasına yetişememekten korktuğunu düşündüler. Ancak kadın, neden arabada olduğunu ve nereye gidildiğini bilmiyordu. “Daha hızlı, daha hızlı” sözcüklerini oldukça mekanik bir şekilde söylüyor ve başını, tıpkı kutup ayılarının yaptığı gibi, oldukça mekanik bir şekilde soldan sağa, sağdan sola çeviriyordu.


_



Marie Luise Kaschnitz, 1901 yılında Karlsruhe'de doğdu. Yirmili yaşlarının ortalarına kadar yayın evlerinin satış departmanlarında çalıştı. 1933 yılında yayımlanan ilk romanı Liebe beginnt'i anlatılar, denemeler, kısa öyküler, şiirler ve radyo oyunları takip etti. 1947 yılında İkinci Dünya Savaşının etkilerinin yoğun olarak görüldüğü eseri Totentanz und Gedichte zur Zeit'ı kaleme aldı. Olgunluk dönemi eserlerini denemeler ve otobiyografik metinler etrafında şekillendirdi. Das Haus der Kindheit (1956) ve Steht noch dahin. Neue Prosa (1970) isimli eserlerinde 'ben' aracılığıyla, gerçeklik ve kimlik kavramlarını sorguladı. 1950 yılından itibaren radyo oyunları yazmaya başladı ve 1955 yılında Almanya'nın en prestijli edebiyat ödülü olan Georg-Büchner Ödülünü kazandı.


_

Özgün ismi: Eisbären (1966)
Çeviren: Yasemin Dindaş


6 Eylül 2017 Çarşamba

Wolfgang Borchert - Mutfak Saati

Kendilerine doğru yaklaştığını uzaktan görmüşlerdi, çünkü dikkat çekiyordu. Oldukça yaşlı bir yüzü vardı, ancak yürüyüşünden henüz yirmi yaşında olduğu anlaşılıyordu. Yaşlı yüzüyle yanlarına, banka oturdu. Ardından onlara elinde tuttuğu şeyi gösterdi.
Bu bizim mutfak saatimizdi, dedi ve bankta, güneşin altında oturan herkese sırayla baktı. Evet, ancak bunu bulabildim. Geriye bu kaldı. Elinde tabak gibi beyaz bir mutfak saati tutuyor ve maviyle boyanmış rakamlara hafifçe dokunuyordu.
Bir değeri yok, dedi, mahcup bir şekilde, bunu ben de biliyorum. Pek ahım şahım bir şey de değil. Beyaz boyasıyla sadece bir tabağa benziyor. Ama mavi rakamları oldukça güzel görünüyor bence. Kadranı tenekeden tabii. Ve artık çalışmıyor. Hayır. İçten bozuk, bundan eminim. Ama artık çalışmıyor da olsa her zaman göründüğü gibi görünüyor. Parmak ucuyla saatin kenarı boyunca bir daire çizdi ve kısık bir sesle: Geriye bu kaldı, dedi.
Güneşin altında, bankta oturanlar onun yüzüne bakmıyordu. Biri ayakkabılarına, bir kadın ise çocuğunun arabasına bakıyordu.
Sonra biri: Sanırım her şeyi kaybettiniz, dedi.
Evet, evet, dedi, sevinçle. Düşünün her şeyi! Sadece bu, geriye sadece bu kaldı. Sonra saati yukarı kaldırdı, sanki diğerleri saati daha önce hiç görmemiş gibi.
Ama artık çalışmıyor, öyle değil mi, dedi bir kadın.
Hayır, hayır, çalışmıyor. Bozuldu, biliyorum. Ama onun haricinde her zaman göründüğü gibi görünüyor: Mavi ve beyaz. Ardından saati onlara tekrar gösterdi. Ve en güzeli diye devam etti, heyecanla, size bundan henüz hiç bahsetmedim. En güzeli şu ki; saat tam iki buçukta durdu. Aksi gibi tam iki buçukta, düşünsenize!
O halde eviniz tam iki buçukta vuruldu, dedi adam ve alt dudağını büktü. Böyle olduğunu sık duydum. Bomba patladığında basınç nedeniyle saatler duruyor.
Saatine baktı ve düşünceli bir şekilde başını salladı. Hayır, bayım, hayır. Bu konuda yanılıyorsunuz. Bombalarla ilgisi yok. Hep bombalarla ilgili konuşmak zorunda değilsiniz. Hayır. Saat iki buçuk ile ilgili bilmediğiniz başka bir şey var. Esprisi tam da iki buçukta durmuş olması. Dördü çeyrek geçe ya da yedide değil. Ben eve hep iki buçukta gelirdim, gece yani. Neredeyse her zaman iki buçukta. Esprisi tam da bu ya! Diğerlerinin yüzlerine baktı, ancak kimse ona bakmıyordu. Başını sallayarak saatine döndü ve saatle konuşur gibi: Haliyle o saatte çok aç olurdum, değil mi? Hemen mutfağa giderdim ve saat de neredeyse hep iki buçuk olurdu. Sonra annem gelirdi. Kapıyı ne kadar sessiz de açsam o sesimi hep duyardı. Ve ben karanlık mutfakta yiyecek bir şeyler ararken ışık hep aniden açılırdı. Yün hırkası ve boynuna doladığı kırmızı şalıyla karşımda dururdu. Fayansla döşenmiş mutfakta öylece dururdu, yalın ayak. Gözlerini kısardı, çünkü ışık gözlerini alırdı. Gece olduğu için, haliyle öncesinde uyumuş olurdu.
Yine çok geç, derdi, başka bir şey söylemezdi. Sadece: Yine çok geç. Sonra bana yemem için ekmek ısıtır, yerken beni izlerdi. Ve fayanslar çok soğuk olduğu için ayaklarını birbirine sürterdi. Geceleri terlik giymezdi. Ve karnım doyana kadar yanımda otururdu. Ben odama geçip ışığımı kapattığımda onun tabakları yerleştirişini duyardım. Her gece böyleydi. Ve genelde iki buçuktu. Onun gece iki buçukta, benim için, mutfakta yiyecek bir şeyler hazırlamasını çok olağan bulurdum. Tamamen olağan. Bunu hep yapardı. Ve hiçbir zaman, yine çok geç, cümlesinden başka bir şey söylemezdi. Ancak bunu her seferinde söylerdi. Bunun son bulacağını asla düşünmezdim. Benim için o kadar olağandı ki... Hep böyle olurdu.
Bankta bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra sessizce: Peki, şimdi, dedi ve diğerlerine baktı, ancak onlar ona bakmıyordu. Mavi beyaz, yuvarlak saate bakıp sessizce; şimdi, şimdi anlıyorum o anların cennet olduğunu, dedi. Banktaki sessizlik sürüyordu. Sonra kadın sordu: Peki, aileniz? Kadına mahcup bir şekilde gülümsedi: Ailemi mi soruyorsunuz? Evet, onlar da gittiler. Her şey gitti. Her şey, düşünebiliyor musunuz? Her şey gitti.
Saati tekrar yukarı kaldırdı ve güldü. Gülerek yalnız bu, bu kaldı, dedi. En güzeli de tam iki buçukta durmuş olması. Tam da iki buçukta. Sonrasında bir şey söylemedi.
Oldukça yaşlı bir yüzü vardı. Ve hemen yanında oturan adam ayakkabılarına baktı, ancak ayakkabıları görmüyordu. Sürekli cennet sözcüğünü düşünüyordu.


_


Wolfgang Borchert, 1921 yılında Hamburg'da doğdu. Tamamıyla antimilitarist bir dünya görüşü benimsemiş olmasına rağmen, Nazi dönemi Alman Ordusu tarafından zorla silah altına alındı. İlk cephe görevinde yaralandı ve difteriye yakalandı. Yine aynı dönemde, kendini çürüğe çıkarmaya çalıştığı gerekçesiyle yargılandı ve tekrar cepheye gönderildi. Birliği, Fransız birliklerine teslim olunca kaçmanın bir yolunu buldu ve Hamburg'a döndü. Ancak cephede yakalandığı hastalıklar o kadar ağırlaşmıştı ki; hiçbir zaman tam olarak ayaklanamadı. Doktorların kendisine bir sene ömür biçmesi üzerine, tüm zamanını öykü, şiir ve oyunlar yazmaya ayırdı. Bu dönemde, 2. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'da oluşan Yıkım Edebiyatının (Almanca: Trümmerliteratur) en çarpıcı örneklerini verdi. 1947 yılında, 8 gün gibi kısa bir sürede tamamladığı Kapıların Dışında (Draußen vor der Tür)adlı tiyatro oyununun prömiyerinden bir gün önce, karaciğer hastalığının tedavisi için yattığı klinikte hayatını kaybetti. Kısa öyküleri, ölümünden sonra, Üzgün Sardunyalar (Die traurigen Geranien) isimli kitapta toplandı.

_

Özgün ismi: Die Küchenuhr (1947)
Çeviri: Yasemin Dindaş